21 Ocak 2014 Salı

Aguaturbia - Psychedelic Drugstore

Aguaturbia, Şili'den çıkmış bir grup. 70'li yılların başlarında biraz psikedelik olmakla beraber; bolca progressive (bilhassa space-prog) öğeler barındırmış; harika bir kadın vokale sahip, etkileyici gitar soloları olan bir grup. İlaveten; o dönemin bir çok güzel eserini ciddi başarılı şekilde yorumlamışlar. Velvet Underground'un Crimson and Clover'ı, Jefferson Airplane'in Somebody to Love'ı, Grand Funk Railroad'un Heartbreaker'ı ve Cream, Muddy Waters gibi grupların yorumladığı Rollin'n'Tumblin ilk aklıma gelenler. Saydığım 4 şarkı da bu albümde yer alıyor.

Grup, çok fazla olmasa da albümlerinde Şili folk müziğinin öğelerini de yer vermiş; bu öğelere bolca wah-wah gitar efektleri ve blues tınıları eklemişler.

Grup, 4 elemandan oluşuyor. Vokaldeki kadına; klasik olarak davul, bas ve elektro gitar ile eşlik ediyor elemanlar. Davulcu Willy Cavada, 2013'ün Ekim ayının ilk gününde hayata veda etmiş malesef. Vokal Denise Corales ise progressive rock dünyasının en şahsına münhasır kadın vokallerinden. Vaktiyle grubun ilk albümünün kapağında çırılçıplak şekilde göğüslerini sergilemişliği var. Emin olmamakla birlikte; ismini google'da aratıp çıkan fotoğraflara baktığımda; sanırım halen müzik hayatına devam ettiğini söyleyebilirim.

Psychedelic Drugstore albümü, grubun ilk dönem çıkardığı iki stüdyo albümünden yıllar sonra; 90'lı yıllarda toplama albüm olarak piyasaya sürülmüş. Yukarıda saydığım rock klasiklerine ilaveten bu albümde Blues on the West Side, I Wonder Who gibi blues klasikleri de yer alıyor.

Yaklaşık 2 ay evvel evime misafir olan Şilili bir arkadaş ile laflarken; konu Aguaturbia'ya geldiğinde baya sevinmişti. Grubu ciddi biçimde övmüş, memleketindeki hayranlarından bahsetmişti. Çok aman aman bir hayran kitlesi oluşmasa da 60'lı 70'li yılların müziğini seven hemen her arkadaşının grubu sevdiğini belirtmişti. Türkiye'de birilerinin biliyor olmasına da şaşırmıştı.

Albümü severseniz; albümdeki şarkıların orijinallerini de dinlemenizi tavsiye ederim. Aslında çoğu yorumları orijinallerinin yerini tutmasa da; hepsi ciddi keyifli çalışmalar olmuş. Bilhassa Heartbreaker yorumları; en az orijinali kadar güzel diyebilirim.

Marc Almond - Enchanted

Marc Almond'un progressive rock ile zerre alakası yoktur sanırım. 80'lerde piyasaya çıkmış, bir çok kişinin aşina olduğu Tainted Love ile ün yapmış, ardından bolca pop albümü üretmiş bir müzisyen. Başlarda Soft Cell ismiyle, iki kişilik bir grupta bulunan Almond; bu dönemlerde 80'lerin elektronik yapısına yakınken; grup sonrası daha bir naif, yer yer romantik şarkılar yapmış.
Benim kendisi ile tanışmam; 10-12 sene evvel eskaza okuduğum bir röportajının ardından; Beyazıt'ta o dönem ikinci el kaset ve mp3 cdleri satan arkadaşın tezgahında Enchanted albümünü görmemle başladı. Ardından bir iki röportajına daha denk geldikçe kendisini ayrı bir sevdim. She Took My Soul In Istanbul isimli şarkısını duyunca sempatim daha da arttı, ancak şarkıyı çok sevememiştim. 

Röportajlarında iki unutamadığım cevabı var kendisinin. 
İlkinde "Eşcinsel misiniz?" sorusuna "Bu çok saçma bir soru; adeta Stevie Wonder'a 'Siz siyahi misiniz?' diye sormaya benziyor." yanıtını veriyor. Bilmeyenler için Stevie Wonder'ın doğuştan görme engelli, siyahi bir sanatçı olduğunu belirtelim.
İkincisinde ise kendisine Freddie Mercury hakkında oldukça duygusal laflar ediyor:
"'Sonra Freddie Mercury. Beni tuttuğu gibi havaya kaldırıp dans pistinin ortasına fırlatıverirdi. Öldüğünde yeryüzü, büyüsünün bir parçasını yitirdi, pırıltısının da''...

Enchanted albümü ise kendisinin hayranları tarafından en sevilmeyen en başarısız bulunan albümü. Çünkü Marc Almond'un klasik tarzı ile en ufak alakası yok. Öte yandan benim ise vurulduğum bir albüm. 
Albümde bir çok seslilik mevcut. Bir çok farklı enstrumanın kullanımının yanı sıra, Mısır'dan İtalya'dan müzisyenler de albüme dahil oluyor. Dünya Müziğine yakın bir tarz oluşturulmuş diyebilirim.
Albümün her şarkısını sevdiğimi söyleyemem; ancak albümün bütünlüğü için de hiç bir şarkıdan rahatsız olmadım. Belki tek başına açmak istemeyeceğim şarkılar olmuştur; lakin bunun yanında "A Lover Spurned" gibi tüm hayranlarının albüme rağmen sevdiği bir klasik; "Toreador in the Rain", "Widow Weeds", "Deaths Diary" ve "The Sea Still Sings" gibi baya baya beğendiğim çalışmalar da mevcut.


23 Aralık 2013 Pazartesi

Banco Del Mutuo Soccorso - Darwin!

Çok sık bir yazı eklemesem de, son paylaşılanlara baktığımda uzun zamandır paylaştığım en iyi albüm diyebilirim. Banco del Mutuo Soccorso 1972 yılından 1994'e 18 stüdyo albümü yapmış. Sonrasında konser ve toplama albümleri var yayınlanan. Müziklerinde fazlasıyla folklorik öğeler var. İtalyan gruplar içerisinde dinlediğim en iyi vokale sahip, ki bunda İtalyanca'yı bu tarz bir müzikle çok uyumlu söylemesinin payı da var.

Albüm, grubun ikinci albümü. Darwin! isminden de anlaşılıyor, evrimi anlatan bir konspet albüm. Lakin dili bilmediğim için ne anlattığını ben de bilmiyorum.
Darwin!, ilk albümle aynı yıl, 1972'de yayınlanmış. Gayet zengin bir entruman kullanımı var. Bilhassa klavye kullanımı çok başarılı. Teatrel yapısı yukarıda bahsettiğim vokalle birleşince usta işi bir albüm ortaya çıkmış.


7 Aralık 2013 Cumartesi

Clark - Hutchinson - A=MH²

Aklımda çok daha farklı 2 albüm vardı; Bacamarte yahut Banco Del Mutuo Soccorso'nun albümlerinden birini yarın paylaşacaktım; bulaşık yıkarken arka fonda çalan müziğe irkildim, ismine baktım ve sıradaki albümün bu olduğuna karar verdim.


Andy Clark ve Mick Hutchinson'ın beraber götürdüğü grup 1969-70 ve 71 yıllarında 3 albüm yapıyorlar. 23 sene aradan sonra 94 yılında Blues albümlerini yayınlıyorlar ve tekrar bir 16 yıllık aradan sonra toplama bir albümle 2010 yılında sevenleri ile buluşuyorlar. Gerek Blues gerekse de yayınladıkları toplama albüm beklentilerin fazlasıyla üstünde. Psikoloji sevenlere de bilgi olarak verelim; üçüncü albümlerinin ismi "Gesalt". 
Andy Clark, grup sonrası yine progressive rock dünyasından Be Bop Deluxe'e klavyeci olarak geçiyor, ancak uzun ömürlü olmuyor. İlaveten, kendisi 1980 yılında çıkan ve Ashes to Ashes gibi bir şarkıyı barındıran David Bowie'nin Scary Monsters albümünde de klavye çalmış.


Grup, ilk dönemlerinde Indo ve Raga türleri arasında geziniyor. 
Bugün paylaştığım ilk albümleri de "A=MH²" 5 şarkıdan oluşuyor. Daha ilk şarkıdan 10 dakikalık emprovize bir şarkı ile dinleyici ile buluşuyor; ki bana göre gayet güzel ve keyifli olan bu şarkı -ki yer yer Eloy'un Future City ve Inside şarkılarını da andırıyor-; eleştirmenler tarafından nispeten zayıf olarak yorumlanıyor.

Lafı uzatmadan albümü sunuyorum; tez zamanda da bolca görüşeceğimi umuyorum..


1 Aralık 2013 Pazar

Jane - Age of Madness

Jane, Almanya progressive rock sahnesinin en büyük isimlerinden biri. Bazı ailelerde sorumluluk sahibi, sakin ve geri planda kalan ama olmazsa olmaz ağabeyler olur ya; bana hep o karakterde gelmiş bir grup Jane.

Jane, özetle 1972'den günümüze müzik yapan, bu süreçte 15'e yakın farklı müzisyenin içinden gelip geçtiği; blues ve hard rock etkileşimli bir Krautrock grubu. Çok da güzel klavye kullanıyorlar.
Günümüzdeki kadrosunda 70'lerin bateri efsanelerinden Fritz Randow bulunuyor. Kendisi, Eloy'un en güzel dönemlerinde (1972-75) grupta bateri çalmış, yamulmuyorsam yerini Jürgen Rosenthal'e bırakmıştır. Ki bu iki isim Almanya'nın Krautrock tarihine baktığımızda benim için en iyi iki bateristidir.

Bugün paylaştığım albümde ise yine eski bir Eloy elemanı Manfred Wieczorke'yi klavyede görüyoruz. Eloy'un ilk albümünden itibaren (Eloy, Inside, Floating, Power and the Passion) 1975 yılına kadar grupta klavye çalan Wieczorke, akabinde Jane grubuna dahil oluyor. Age of Madness albümü, Wieczorke'nin Jane ile ikinci studyo albümü.

Age of Madness, Jane'in en iyi albümü değil. Ancak albümdeki özellikle iki şarkı çok keyifli ve benim de gruba karşı duyduğum gönül bağının, saygının ana kaynaklarından. Bu şarkılar Love Song ve özellikle With Her Smile. Her iki şarkıda kolay dinlenebilen, yormayan, insanı rahat hissettiren 3-4 dakikalık şarkılar.
Keyifle dinleyeceğinizi umuyorum..


26 Kasım 2013 Salı

Curved Air - Air Cut

Curved Air, Renaissance ve Earth and Fire ile progressive rock dünyasında kadın vokalini en sevdiğim 3 gruptan biri. Konuyla alakasız olarak, az evvel saydığım gruplar kadar olmasa da Aguaturbia da baya güzeldir, sevenlerin dikkatine sunarım.

Curved Air, ilk albümünü 1970 yılında çıkartıyor. 1976'ya kadar 6 albüm yapan grup, 1990'a dek müziğe ara veriyor. 90 yılında tekrar bi buluşma yaşayan grup, Lovechild isimli kendi ortalamalarının altında bir albümle piyasaya dönüyor. 2008'de ise son kez birleşiyorlar ve halen müzik piyasasında aktif bir görüntüleri var. Ne var ki son buluşma çok fazla üretken olmuyor. Bir kaç toplama albüme arada bir kaç yeni şarkı ekliyorlar...
Grubun ilk 4 albümünün müzikal altyapısı çok zengin, ve hatta şaşırtıcı. Progressive rock dünyasının en kendine has gruplarından biri Curved Air. Vokalde Sonja Kristina ve kemanda Darryl Way ile ilk 3 albümde piyasada kendilerine ciddi bir yer ediniyorlar. 4. albümde (Air Cut) Darrly Way ayrılıyor, 5. albüm ile birlikte kalitede düşüş başlıyor, 6. albümden sonra müziğe ciddi bir ara veriyorlar. Günümüze kadar dağılma-toparlanma, gruptan ayrılma- gruba geri dönüş derken 20'den fazla müzisyenin yolu Curved Air'den geçmiş.


Air Cut albümü, 1973'te piyasaya çıkıyor. Way'siz ilk albüm olmasına rağmen beklentileri de fazlasıyla karşılıyor. Diğer albümlere göre klasik müzik altyapısının daha da güçlendiğini görebiliyoruz bu albümde. Ki diğer albümlerin birinde(Phantasmagoria) çok başarılı bir Vivaldi yorumları vardır. Benim bu albümü seçmemin sebebi ise grubu ilk tanıdığım şarkılardan olan Easy ve ilk dinlediğimde baya baya tutulduğum Metamorphosis eserleri. Her iki şarkı için de nacizane tavsiyem; mümkünse kulaklıkla ve müziğe konsantre olabileceğiniz bir yerde dinleyin. Okulda çimlerde uzanmışken, yolda kafayı cama yaslamışken, gece uyuyamadığınız için müzik açtığınızda.... Albümü ilk dinlerken yer yer Camelvari tınılar kulağıma takılmıştı. Grup, Camel'den müzikal olarak net bir şekilde ayrılmış durumda oysaki. Velhasıl kelam, sonradan baktığımda Air Cut albümünün bas gitaristi Mike Wedgwood'un sonraları Caravan ile çalıştığını da görüyoruz...

Albümün arka kapağı daha güzel olduğu için, arka kapak ekliyoruz bu sefer:




Yukarıda sözünü ettiğim Şilili Aguaturbia grubunun çok güzel çok içten bir Grand Funk Railroad yorumunu da bonus olarak buraya ekliyorum:

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Embryo - Istanbul-Casablanca Tour 98

Embryo, sanırım müzik sever bir çok insanın hayalini süsleyebilecek bir grup. 1967 yılında Christian Burchard'ın önderliğinde klasik bir Alman Krautrock/progressive rock grubu olarak kuruluyor. İlk dönemleri Amon Düül II, Faust gibi isimlerle ile benzeşiyor. İlk yıllarını bu kafayla geçirdikten sonra, önce caz ve fusion olayına giriyorlar. Onu da gayet iyi kotarıyorlar. Ardından Burchard sıkılıyor; dünyayı dolaşmaya başlıyor.. Afrika, Asya, Avrupa derken geride bıraktıkları 46 yılda 400'den fazla müzisyen Christian Burchard ile çalışıp Embryo'ya katkıda bulunuyorlar. Sürekli seyahat, etnik tınılar, ülkelerinin a kalite müzisyenleri, konserler.. Burchard, 60'ların sonlarında grubu kurduğunda daha güzelini hayal etmiş midir?

İlk albümleri Opal benim progressive döneminden en sevdiğim albüm. Bunun yanında Steig Aus albümü de o dönemin iyi albümlerinden. Etnik dönemlerinden İbn Battuta gayet başarılı. İlaveten ben dinlememiş olsam da Ni Hau -içinde Onyeni Melek diye şarkı da bulunuyor- albümünün de methini okumuşluğum var.

Grup kendini seyahate verdikten sonra bir çok efsanevi konser performansı da sergiliyor. Bunlardan albüm olarak basılan 2 disklik Istanbul-Casablanca Tour 98 bugün paylaşacğaım albüm. Bunun yanında bootleg olarak Live At Paranoia Center da gayet iyi diyebilirim.


Istanbul-Casablanca albümünde 43 müzisyenin katkısı var. İçlerinde Türkler de var; ki bunlardan ikisi Okay Temiz (perküsyon) ve Hüsnü Şenlendirici (klarnet). Okay Temiz'i de yakın bir zamanda burada paylaşacağım.
Bu iki isme ilaveten isimlerinden dolayı Türk olmalarından şüphelendiğim kişileri de anmak gerek diye düşünüyorum.. Ahmed Özen, Murat Ertel, Gökhan Aya, Salih Nazım ve Malik Doğan albüme zurna, saz, gitar ve vokalleriyle katkıda bulunmuşlar. Yine Türk esintisi olarak albümde Renk, Nasreddin, Telefon, İstanbul Suite isminde şarkılar mevcut. Dürüst olmak gerekirse albümü çok kez dinlememe rağmen şarkıların çoğuna isim olarak hakim değilim. Yine de aklımda kaldığı kadarıyla 3-2-3 parçası inanılmaz keyifli ve bir o kadar oynak.